Jürgen Habermas için iki yazı / Prof. Dr. Onur Bilge Kula
Jürgen Habermas’ın ölümü üzerine pek çok yazı dünya kültür kanallarında yayımlanıyor. Habermas'la ilgili 'Jürgen Habermas’ın Kültür Kavramı' ve 'Tek seslileştirilen dolayımlar kültürü değersizleştirir' iki yazımı birlikte yayımlıyoruz.
Habermas, ‘İletişimsel Eylem Kuramı’ adlı yapıtında araçsal akıl ile iletişimsel akıl ayrımını, toplumsal dizge ve ‘yaşam dünyası’ kavram çiftiyle açıklar. Dizge, egemen politik ve ekonomik koşulların etkisiyle biçimlenir ve bunları süreklileştirir. Yaşam dünyası ise, bu egemen dizgenin etkisi altında biçimlenmekle birlikte, tekil bireylerin özgür ve özerk yaşamsal kararları ve eylemlerini tümüyle yönlendiremez. Dolayısıyla, tekil yaşam dünyaları, toplumsal dizgenin dayattığı egemen kültürü tümüyle yeniden üretmez. Bu nedenle, görece özerk bir alan olan tekil yaşam dünyası, özgür kişiliklerin, dolayısıyla da kültürün aşkın öğelerinin gelişmesinin de ortamıdır. Felsefede kültür kavramı ve Habermas’ın konuya ilişkin görüşlerini ‘Felsefede Kültür Kavramı ve Kültür-Dil-Ulus İlişkisi’[1] yapıtımda irdelemeye çalıştım ‘YAŞAM DÜNYASI’ İNSANIN DEVİNDİĞİ UFUKTUR Habermas’ın anılan yapıtının ‘Yaşam Dünyası Tasarımı’ adlı bölümündeki belirlemesiyle, yaşam dünyası, “iletişimsel eylemde bulunanların devindiği bir ufuktur”[2] (Habermas 1982, s. 182). Yaşam dünyası, toplumsal yapı değişimi tarafından sınırlandırılır ve değiştirilir; bu nedenle de sürekli yeniden tanımlanmak ve yorumlanmak zorundadır. Yaşam dünyası, her türlü dilsel göndermenin, anıştırmanın ve anlatımın başlıca kaynağıdır. Yan-anlam ve çağrışım gücü yüksek bir yorumlama ufku olan yaşam dünyasının temel yapılarıyla, Humboldt’un geliştirdiği “dilsel dünya görüşünün yapıları” arasında bir ilişki olduğu kabul edilir. Humboldt’un “her dil, bir dünya görüşüdür” belirlemesi, bu bağlamda anlam kazanır[3] (Kula 2012, s. 50- 51). Bu nedenle, dil ve kültür, yaşam dünyası açısından oluşturucu öğelerdir. Doğal diller, simgesel biçim kazanan “gelenek içeriklerini” saklar ve aktarır. Habermas’ın anlatımıyla, iletişimsel eylemde bulunanlar “kendi yaşam dünyalarının ufku içerisinde devinirler; onun dışına pek çıkamazlar”; yorumlayıcılar olarak gerçekleştirdikleri “dilsel eylemler” ile yaşam dünyasına aittirler. Ancak yaşam dünyasındaki şeyler ile olgular, “normlar ve yaşantılar” ile ilişkilendikleri gibi ilişkilenmezler. Yaşam dünyasının yapıları, “olası anlaşımın özneler-arasılığının biçimlerini” belirler. Yaşam dünyası adeta “konuşanlar ve dinleyenlerin buluştuğu aşkın yerdir” (Habermas 1982, s.191- 192). Batı’da toplumsal akılcılaşma ve ona eşlik eden çağdaşlaşma atılımlarını özellikle 15. yüzyıldan itibaren belirginleşmeye başlayan Hümanizm, Rönesans devinimleri ve Endüstri Devrimi bağlamında değerlendiren Habermas, toplumsal tümel dizgenin ayrımlaşması ile yaşam dünyasının akılcılaşması ilişkisine eleştirel yaklaşır. Yaşam dünyasının akılcılaşması kavramını, Mead ve Durkheim’ın yaklaşımlarının yorumuyla geliştirdiğini belirten Habermas’a göre, yaşam dünyası kavramı, “kültür, toplum ve kişilik arasında giderek artan ayrımlaşmadan doğan yaşam dünyasına ilişkin yapıların değişim eğilimleri” ile ilişkilenir. Habermas’ın değerlendirmesi uyarınca, Durkheim ‘değerlerin genelleşmesi’, hukuk ve ahlakın evrenselleşmesi, bireyleşme ve tekil kişilerin artan özerkliğini, “iletişimsel görüş birliğine duyulan inanç yoluyla geçekleşen toplumsal bütünleşme ve eşgüdüm ile oluşturulan bütünleşmenin sonuçları” olarak kavrar. Mead ise, aynı eğilimler ya da görüngüleri, Habermas’ın aktarımıyla, “kutsal olanın dilselleştirilmesi ve iletişim amaçlı eylemin akıl gizil- gücünün bağlarından kurtulması” olarak değerlendirir. Bu gizil-güç, dilin, “iletişim ve eylemin eşgüdümlenimi ve bireylerin toplumsallaşması ve böylece kültürel yeniden üretimin, toplumsal bütünleşmenin ve toplumsallaşmanın dolayımı” işlevini karşıladığı ölçüde gerçekleşir. Dinsel inançların “akışkanlaşmasına” yol açan bu eğilimleri, Parson “laikleşme/sekülerleşme” ve “kurumsallaşmış bireylik” olarak kavramlaştırır. Parson, “kurumsallaşmış bireylik” kavramından “toplumsal bütünleşme ve toplumsallaşmanın iç içe geçen örneklerini” anlar. Uzlaşım ötesi benliklerin/kimliklerin her yönüyle gelişmesi, “hukuk ve ahlakın evrenselleşmesine, töreselliğin yasallık ve ahlaksallık olarak ikiye ayrılmasına ve iletişimsel eylemin giderek soyutlaşan normatif bağlamlardan kopmasına” denk düşer. Habermas’ın açımlamasıyla, kurumsallaşmış bireylik, “tümel ile tikelin diyalektiğinden” geliştirilmiştir. Laikleşme/sekülerleşme kavramı ise, “tümel eylem dizgesinde görülürleşen değerlerin genelleşmesi ya da tümelleşmesi” ile bağlantılıdır. KÜLTÜR YORUM YETENEĞİNİ GELİŞTİREN BİLGİ BİRİKİMİDİR Habermas’ın değerlendirmesiyle, Parson, “dinsel değerlerin dünyasallaşmasından”, bu değerlerin “yükümlendirici öz-yapılarını yitirmelerini” anlar. Dinsel zihniyet ahlakı, “dünyada kök salmak” suretiyle, “ahlaksal-edimsel içerikler köklerini yitirmez.” Laikleşmiş “değer yönelimlerinin dinsel temellerinden kopması” gerekmez; mezhepleşme, “daha tipik” bir göstergedir. Parson’a göre, dinsel güçlerin sekülerleşmesi, “bir zamanlar ölüm kalım savaşımı veren mezheplere, bölünmüş etik temel düşüncelerin yan yana yaşama” olanağı verir. Böylece, sekülerleşme, “değer genelleşmesini” geliştirir. Dinsel değer yönelimlerinin “dünyasallaşması, bunların kurumsal etkinliği” anlamı taşır (Habermas 1982, s. 426- 430). Kültür, toplum ve birey, birbirini yaratan ve biçimlendiren etmenlerdir. Bu üç etmen arasında diyalektik bir belirlenim ilişkisi vardır. Kültürü, “belli bir dünyada iletişim kuranların yorum yeteneklerini geliştiren bilgi birikimi” olarak tanımlayan Habermas’a göre, toplum, “iletişime katılanların toplumsal bir kümeye aidiyetlerini düzenleyen ve böylece dayanışmayı güvenceleyen meşru düzendir.” Kişilik ise “bir öznenin iletişim/anlaşım süreçlerine katılmasını ve öz kimliğini korumasını sağlayan dil ve eylem yeteneklerinin tümüdür.” Simgesel içeriklerin anlamsal alanı, bir başka deyişle, “toplumsal uzam ve tarihsel zaman, iletişimsel eylemlerin kapsadığı boyutları” belirler. Ağlaşarak iletişimsel “gündelik yaşam edimi ağına” dönüşen eytişimler, kültürün, toplumun ve kişinin kendini yeniden ürettiği dolayımı oluştururlar. Yeniden üretim süreçleri, “yaşam dünyasının simgesel yapılarını” kapsarlar. Habermas’ın belirlemesiyle, özdeksel yeniden üretim, “toplumsallaşmış bireylerin amaçlarını gerçekleştirmek için, dünyaya müdahale ettikleri amaçlı etkenlik dolayımı” ile gerçekleşir[4] (Habermas 1982, s. 209). Yazı II HABERMAS: ‘YAŞAM DÜNYASI’, KÜLTÜRÜN OLUŞTUĞU ORTAMDIR Habermas’ın ‘İletişimsel Eylem Kuramı-İşlevci Aklın Eleştirisi’ yapıtında öne çıkardığı başlıca kavram olan “yaşam dünyası”, toplumsal-kültürel-siyasal düzenin etkisiyle biçimlenir. Böyle olmasına karşın, ‘yaşam dünyası’ içerdiği kültürel birikimle, içinde yaşayanlara ve iletişenlere, “iletişim sürecinde ortak durum tanımlamaları belirlemelerine hizmet eden özgün kanılar” geliştirme olanağı sunar. Söz konusu ortak durum tanımlamalarıysa, “gerekçelendirilmiş olarak kabul edilen görüş birliklerinin eleştirel koşullarını” karşılamak zorundadır. Böylece, kültürel bilgi, “durum tanımlamalarına” dönüştüğü ölçüde, sınanır. Kültürel bilgi, “dünyada”, diyesi, “olgularda, normlarda ve yaşantılarda kendini kanıtlamak zorundadır.” Bu açıdan bakıldığında, iletişimsel eylem, “kültürel bilginin kendini yeniden ürettiği yorumlama mekanizması” olarak ortaya çıkar. Yaşam dünyasının üretimi ve yeniden üretimi, bir yönüyle gelenek göreneklerin edinimi ve eleştirel irdelenmesi sürecidir. Bu bakımdan, yaşam dünyasının yeniden üretimi, öncelikle “gelenekleri sürdürme ve geleneklerden kopma arasında devinen bir gelenekleri yenileme” etkenliğidir. Burada şu hususu belirtmek gerekir: Geleneklerden kopma, eleştirel düşünmeyi temel alan bireysel bir etkenlik gerektir. Bu etkenlik, birtakım toplumsal yaptırımlarla karşılaşabilir; ancak yine de büyük ölçüde bireysel istenç alanına girer. Gelenekleri yenileme ise bireyin istenç ve değiştirme gücünü aşan ve tümel bir nitelik taşıyan toplumsal bir çalışma ve kararlılık gerektirir. Öte yandan, yaşam dünyası salt kültürel bilgi birikimiyle sınırlandırılamaz; çünkü gerçeklik, “toplumsal olarak oluşturulur.” Bu nedenle, gerçekliğin oluştuğu süreçleri irdelemek bilgi sosyolojisinin başlıca görevidir. Ayrıca, iletişimsel eylem, salt iletişenlerin, “belli bir dünyada bir şey üzerinde anlaştıkları bir anlaşım süreci değildir.” İletişenler, bunun ötesinde “toplumsal bir kümeye aidiyetlerini ve öz kimliklerini oluşturdukları ve yeniledikleri” eytişimlere de katılırlar. Bu nedenle, iletişimsel eylemler, “kültürel bilginin ‘dünyada sınandığı’ yorumlama süreçleri değildir”; iletişimsel eylemler, aynı zamanda “toplumsal bütünleşme ve toplumsallaşma süreçleridir” (Habermas 1982, s. 210- 211). Buradan da anlaşılacağı üzere, konuşmak ya da iletişmek, belli bir bütünlük içinde, salt belli düşünce içeriklerini, belli amaçlarla değiş tokuş etmek ile sınırlandırılamaz. İletişmek aynı zamanda toplumsal-kültürel birikimle irdeleşmek, onu seçici bir tutumla edinerek, hem toplumsallaşmak, hem de eleştirel seçicilik ile bireyleşmek demektir. KÜLTÜRÜ KÜLTÜRSÜZLEŞTİREN NEDİR? Habermas’ın tutarlı belirlemesiyle, yaşam dünyasının kültürel yeniden üretimi, “anlam boyutunda yeni ortaya çıkan durumlar, var olan dünya durumlarıyla ilişkilendirilmesini” güvence altına alır. Böylece, yaşam dünyası, aktarılan şeylerin, diyesi, gelenek ve göreneklerin “sürekliliğini” ve bilginin “gündelik edim için yeterli bütünlüğünü” sağlar. Süreklilik ve bütünlük, “geçerli kabul edilen bilginin akılsallığında” ölçülür. Bu kendini “anlam yitimlerinde açığa çıkan ve buna denk düşen gerekçelendirme ve yönelim bunalımlarına yol açan kültürel yeniden üretimdeki kopmalarda gösterir.” Böyle durumlarda, kültürel birikim, ileteşenlerin gereksindikleri “anlaşım gereksinmesini” gideremez. Bilinen yorumlama şemaları ve anlam kaynağı yetersiz kalırlar (Habermas 1982, s. 212- 213). Horkheimer ve Adorno tarafından geliştirilen “kültür endüstrisi” kavramı, Habermas’a göre, “kültürü değersizleştirmekte, akılsal içeriklerinden yoksun bırakmakta ve güdüleyici bilinç denetimine” açık duruma getirmektedir. Şeyleştirme olarak da kavramlaştırılabilecek bu durum, “insanların davranış tarzlarında” görülürleşmektedir. Dolayısıyla, kültürel üretim ve kültür eleştirisi, Habemas’ın savının tersine, kültürün değersizleştirilmesini önlemenin de biricik yoludur. ‘Kültür Eleştirisi’ bölümünde irdelemeye kattığım Adorno’nun ‘Kültür Endüstrisi’ yazısında vurguladığına göre, Horkheimer ve Adorno, kültüre ve onu yaratan insana duydukları saygıdan ötürü, ‘kitle kültürü’ kavramını kullanmaktan vazgeçmiştir. Bu iki düşünür ‘kültürü değersizleştiren ve egemen ideolojinin hizmetine sunan’ edimsel yaklaşımı anlatmak için ‘kültür endüstrisi’ kavramını yeğlemiştir. Habermas’ın ‘kültür endüstrisi’ kavramına ilişkin değerlendirmesini bu açıdan da göreceleştirmek gerekir. Habermas’ın öne-sürümüyle, Horkheimer, Adorno ve Marcuse’nin geliştirdiği kurama göre, ‘otoriter’ kişiler, özellikle de otoriterliği içselleştiren kişiler kolay güdülenebilir, benlik bakımından zayıf “öz-yapı, zamana özgü görüngü biçimlerinde” ortaya çıkar. Buna denk düşen “üst-ben biçimlenimleri”, çoğu kez “toplumsal yapının karmaşık etkileşimine ve güdüsel yazgılara” bağlanır. Bu yaklaşım, Freud’un “güdü kuramını” sürdürür. Güdü kuramı, “toplumsal baskıya tepki gösteren, ancak toplumsallaşmanın gücüne karşı dayanaklı olan” bir iç doğanın dinamiğinden yola çıkar. Bu bağlamda tartışılması gereken sorun, Habermas’a göre, “tümüyle yönetilen bir toplumda”, egemenlerce belirlenen amaçları gerçekleştirmeye yöneltilen aklın tümelleşmesinin nasıl etkisizleştirileceğidir. Araçsal-işlevci aklın seçeneği olan “iletişimsel aklı” etkinleştirmektir. Ancak asıl sorun, iletişimsel aklın ya da eleştirel aklın, tikel bireylerin bir niteliği olmaktan çıkıp, tümellik kazanması, bir başka deyişle, toplumsal yaygınlık kazanmasının önkoşullarının nasıl yaratılacağında yatmaktadır. TEK SESLİLEŞTİRİLEN DOLAYIMLAR KÜLTÜRÜ DEĞERSİZLEŞTİRİR Habermas, iletişimsel aklın gelişmesinde dolayımların belirleyici bir rol oynadığını belirtir ve “kitle iletişim araçları ve kitle kültürü” bağlamında şu belirlemeleri yapar: Dizge ve toplumsallaşmanın gerçekleştiği yaşam dünyası kavramlarını birbirinden ayıran iletişimsel eylem kuramı, iki ayrı iletişim dolayımları tipinin ayrımlaştırılmasıyla, “kitle iletişiminin gizil gücü” ile ilgili duyarlılığı geliştirmeyi amaçlar. Yazıdan fotoğrafa ve sese geçen “elektronik dolayımlar”, bir başka deyişle, sırasıyla film, radyo ve televizyon, “günlük iletişim diline tümüyle egemen olan bir aygıtlardır.” Bir başka deyişle, bunlar başat ve güdüleyici dolayımlardır. Kültürün içerdiği düşünsel-eleştirel gizil gücü etkisizleştirerek, Horkheimer ve Adorno’nun “kültür endüstrisi” kavramıyla dile getirdikleri kültürün değersizleştirilmesine ortam hazırlarlar. Bu aygıtlar ya da dolayımlar, bir yandan çağdaş kültürün “özgün içeriklerini, salt var olanı iki katına çıkaran kitle kültürünün özü yok edilen ve ideolojik bakımdan etkin olan stereo-tiplerine” dönüştürür. Öbür yandan da “her türlü yıkıcı ve aşkın öğelerinden arındırılan kültürü, toplumsal denetimin kapsayıcı, bireyleri etkisi altına alan dizgesine dönüştürür.” Söz konusu denetim dizgesi, “zayıflatılan iç davranış denetimlerini kısmen güçlendirir, kısmen onların yerine geçer.” Freud’dan esinlenen Horkheimer ve Adorno’nun geliştirdiği kültür endüstrisi kavramı uyarınca, kültür endüstrisinin işleyiş tarzı, “psikolojik aygıtın işleyiş tarzına benzer.” Ancak bu aygıt, “baba yetkesinin içselleştirilmesi” işlevli olduğu sürece, tekniğin, dış doğayı egemenliğe bağımlılaştırması gibi, güdü doğasını üst-benin denetimine bağımlılaştırır. Gereğinden fazla yalınlaştırıcı olan bu kuram, tarihsellikten yoksundur ve toplumsal yapısının geçirdiği değişimi ve kitle iletişim araçlarının çeşitliliğini yeterince gözetmemektedir. Habermas’ın yaklaşımıyla, iletişimi biçimlendiren, yaşam dünyasının “alt dizgeleri üzerinden ayrımlaştırılan yönlendirme dolayımları” ile dilsel anlaşımın yerine geçmeyen, ancak “yoğunlaştırmak suretiyle, yaşam dünyasının bağlamları içerisinde kalan genelleşmiş iletişim biçimlerini” birbirinden ayırmak gerekir. Yönlendirme dolayımları dilsel uzlaşımının oluşumunun sağlayan eylemler arasındaki “eşgüdümü” koparır ve “anlaşma ya da anlaşamama seçenekleri” karşısında yansızlaştırır. Buna karşın, genelleşmiş iletişim biçimleri, “yaşam dünyasının kaynaklarından yararlanan dilsel uzlaşı oluşum süreçlerini” düzenler. Kitle iletişim araçları, genelleşmiş iletişim biçimlerine dâhildir. Kitle iletişim araçları, iletişim süreçlerini, “uzam ve zamanla sınırlı bağlamın yerelliğinden” koparır. Bunlar, uzam ve zaman bakımdan uzak olan “iletişim içeriklerinin görsel ağının soyut eş-zamanlılığını” üretmek ve iletileri çok çeşitli bağlamlar için hazır duruma getirmek suretiyle, kamuoyu oluşturur. Prof. Dr. Onur Bilge Kula [1] Onur Bilge Kula (2023): ‘Felsefede Kültür Kavramı ve Kültür-Dil-Ulus İlişkisi’; BilgeSu Yayıncılık, Ankara [2] Jürgen Habermas (1982): ‘Theorie des kommmunikativen Handelns- Zur Kritik der funtionalistischen Vernunft- İletişimsel Eylem Kuramı- İşlevci Aklın Eleştirisi Üzerine’; Band 2, 2. Baskı, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main [3] Onur Bilge Kula (2052): “Dil Felsefesi Açısından Atatürk’ün Dil Kavramı ve Dil Devrimi”; BilgeSu Yayıncılık, Ankara [4] Jürgen Habermas (1982): “Theorie des kommunikativen Handelns- Zur Kritik der funktionalistischen Vernunft- İletişimsel Eylem Kuramı- İşlevci Aklın Eleştirisi”; Band 2, ikinci baskı, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main
Gercekedebiyat.com













